34 ncü yaş günüydü. Saçlarındaki siyahlar nerdeyse yok denecek kadar azalmıştı. Yakında saçlarındaki aklar mücadeleyi kazanacak ve tüm kafasını kaplayacaktı. Hediye listesini önceden hazırlamış ve tüm sevdikleriyle paylaşmıştı. Gözleri dalmış geçmişe yolculuk yapmıştı. Etrafındaki sevenlerini o an görümoyor ve hiçbirşeyi işitmiyordu. Sadece maziyle doluydu tüm duyuları. 8 yaşında oturduğu el arabası geldi gözlerinin önüne. Doğup büyüdüğü, ailesinin evlerinin kapısının önündeydi. Komşusunun elarabasını su getirmek için almış, işi bittikten sonra sıkı bir temizlik yaparak dik bir şekilde el arabasını konuşlandırmıştı. Büyük bir minderi elarabasının içine koydu. Yavaşça oturdu. Çok güzel bir yaz günüydü. Gökyüzü bulutsuz bir maviye boyanmış, güneş adeta ben burdayım dercesine son gücüyle ışıldıyordu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı ve bugünü hiç unutmayacağına dair kendine söz verdi.
Çocukken yetiştiği bölge kırsal bir alan olduğu için rahatça tarlalarda koşup oynamış, doğanın tüm güzelliklerini tanıma ve tatma fırsatı bulmuştu. Pekçok hayvanı, bitkiyi ve agacı tanıyabiliyordu. İncir ağaçlarına tırmanmakta ve bu ağaçta tarzancılık oynamada ustalaşmıştı. Pekçok meyve ve sebzeyi dalından koparıpi kaynak sularında yıkayarak yemiş ve doğal besinlerle büyümüştü. Şimdiki neslin bunlara sahip olamadığını düşünerek iç çekti. Yeğenleri bu bilgilerden mahrumdu. Onlar için üzüldü. Domates tarlalarından koparıp, taş fırından alınmış taze ve mis kokulu ekmekle, muhteşem beyaz peyniri bir araya getirip yediği domateslerin tadı bir an geldi damağına. Gülümsedi. Zeytinyağını çok severdi. Domatesin suyunun sızma zeytina süzüldüğünü gördüğünde dayanamaz, salatanın herzaman dibini ekmekle temizlerdi. Bu damak keyfi onu iyi bir salata ustası yaptı. Çok çeşit bilmemesine rağmen kendi damak tadına göre görsel olarak güzel salatalar yaratabiliyordu. Arkadaşlarıyla dalından kopardıkları karpuzları suya atar, soğumasını bekler ve sonra afiyetle yerlerdi. Ateşte soğan ve patates közler, isli olmasına aldırış etmeden büyük bir keyifle tadını çıkarırlardı. Gündendiler kuruduğunda çekirdeklerini dökmek için sopayla arkalarına vururdular. Altına serdikleri poşetin içine dökülen çekirdekleri samanından ayırmak için ise rüzgarlı bir yer bularak harman işini yaparlardı. Sonra bu çekirdekleri büyük bir yağ tenekesine koyup, altında ateş yakarak kavururdular. Ksonra keyifle yerlerdi.
Sonbaharda oyun oynamak ayrı bir keyifti. Ekin tarlalarında kalan samanları toplar ve üzerinde karate yaparlardı. Bazen saman balyalarından ev yapar, bazen bu evleri kale gibi kullanıp arasında savaş oyunu oynarlardı. Yağmur yağdığında çamurda kaymak için plastik bidonları delmek o devirde nerdeyse her çocuğun keyif duyduğu başka bir oyundu. Okçuluk, zımba, uzun eşşek, yakar top, topaç, istop, misket oyunları, futbol, kibrit kutusu biriktirme, gazoz kapağı biriktirmek, tipi tip sakızının içinden çıkan karikatürleri biriktirmek ve uçurtma uçurtmak gibi yüzlerce oyun vardı oynayabilecekleri. Sıkılmak ozaman nerdeyse imkansızdı. Çünkü okuldan gelir gelmez herkes yemeğini bile bazen yemeden elinde ekmek arası kuru yemekle sokağa dökülürdü. Çocuklar arasında iletişim yüzyüze ve sımsıkıydı. Normal ev telefonun bile yaygın olmadığı o devirde şuankinden daha fazla iletişim kurabiliniyordu.
Çocukken yaşadıklarını düşündükçe gülümsemesi artıyor, içindeki çocuk daha da bir can buluyordu. Mutluluk tüm kalbini doldurmuştu. Gözlerini kapadı. Nefis esen akşam rüzgarını içine çekti. Gözlerini açtı. Serdar karşısında onu izliyordu.
-”Adamım koptun gene. Hayırdır nereye gittin geldin.” diyerek gülümsedi.
-”Çocukluğumda mutlu olduğum anlar gittim kardeşim. Kısa bir yoluculuktu ama keyifliydi. Keşke hep çocuk kalsaydık.” diyerek elini Serdar ‘ın omzuna koydu. ” Ama bak şimdi 34 oldum.”
-” Eh be adamım yükselenin balık iyice seni melonkolik yaptı. Ama merak etme 2012 yılına kadar plüton sende olucak. İşler süper gidicek. Değişime ayak uydurursan tabi. Severim seni kürdo ” diyerek sarıldı.