2009 yılına bugün veda ediyoruz. Gelen gideni hep aratır derler ne kadar doğru diye kendime çok sormuşumdur. Geçmişi düşündüğümde bu söze hep katılmışımdır. Hadi webberaber geçmişe bir bakalım. Çocukluğumuza dönüp bugünle karşılaştıralım. Öncelikle organik besinleri hatılayalım. Mesela benim büyüdüğüm büyükçekmecenin tepecik beldesi ozamanlar bir köydü. heryer tarla, her evin büyük ve meyve sebze ekili bahçeleri vardı. Az sayıda ev, uçsuz bucaksız tarlalar vardı. Tarlalarda ekin, domates, salatalık kavun, karpuz, mısır, gündöndü (ayçiçeği), nohut, soğan, sarmısak, lahana, biber ve patlıcan ekilirdi. Dalından koparılmış domatesi, bütün gün önündeki har’a buz gibi akan çeşmenin suyuyla yıkayıp yemenin keyfini hatırladım şimdi. İncir ağaçları çoktu büyüdüğüm bu yerde. Mevsimi geldiğinde kuş incirinden siyah incire, büyük incirden bal incirine tüm çeşitlerini afiyetle yerdik. Üzerimize yapışan lekelere umursamazdık. Çünkü ozaman gerçekten kirlenmek güzeldi. Her ne kadar akşam bu yüzden azar işitip bir kaç sille yesekte
. Yağmur sonrası toprak kokardı heryer. Buram buram çekerdik içimize. Çeşmeden akan su arıtılması yada klorlanması gerekmezdi. O kadar saf ve temizdi ki zaten kışın bile içseniz hastalanmazdınız. İlkbahar sonu yazın başlarında yeşil ekinlerin rüzgardan savrulmalarını izlemek herhalde yıllara bedeldi.Kar tane tane, lapa lapa yağardı ben küçükken. İliklerimize işleyene kadar kardan adam yapar savş oyunları oynardık. Hiç yataklara düşüp hastalandığımı hatırlamam. Yağmurda maç yapardık. Hatta çamura o kadar bulanırdık ki, eve gitmeye korkar önce yağmur suyu ile dolmuş bidonlarla duş alırdık.
Her mevsim başka bir keyifti. İlkbaharda ekin tarlalarında uzanıp masmavi gök yüzünü izlemek, rüzgarın saçlarını okşamasına izin vermek, kelebekleri kovalamak, kırlangıçların çılgın sortilerini izlemek, ılık yağmurda yürümek, maç yapmak inanılmaz keyifliydi. Çiçeklerin polenleri burnumuza kaçıp hapşurana kadar onları koklamayı kesmezdik. Uçurtma mevsimide derdik biz ilkbahara. Herkes topladığı at dikenlerinin saplarından hem ok hemde uçurtma yapardı. Evet uçurtmaları kendimiz yapardık. Naylon torbalardan. Evet evet yanlış duymadınız naylon torbalardan. Bildiğiniz şu alışveriş poşetlerinden. Poşeti bulmak işin en kolayı idi. Diken bitkisinden ihtiyaç olan odunu da bulmak mesele değildi. Zor olan doğru büyüklükte uçurtmanın kafasını ve doğru uzunlukta kuyrukları yapmaktı. Misine ipiniz varsa upuzun işlem tamamdır. Sonra meşakatle uğraşırsınız. Onca uğraşın sonunda uçurtmanız eğer göklerde süzülmeye başlarsa işte ozaman sizde onla birlikte uçarsınız havalara. Herkes bir yarış içine girer kim daha uzakta uçuracak diye. Hayatın canlandığı bu mevsimde mis kokulu çiçeklerin içinde büyümek harika bir duyguydu.
Yaz aylarında geç saatlere kadar çelik çomak oynamak, yakar top oynamak, bulduğun her su birinkitisinde yüzmek, komşunun tarlasından kavunları veya karpuzları kelekken çalmak çok heyecan verirdi. Sonra yaz sonunda bunları toplarken tarla sahibine yardım edip helallik almak inanılmaz huzur verirdi. Dalından meyve ve sebze koparıp yerdik. Ateşte közlediğimiz soğan ve patatesin tadı hala dilimde dersem yalan olmaz. Herkes evinden birşeyler getirirdi. Kimi ekmek kimi tuz kimi bıçak kimi peynir. Sonra tarlalardan topladığımız soğan, salata ve domatesleri ekmeğin içine koyar peynirle birlikte tuzlayıp yerdik. Yemek sonrası karpuz veya kavunla tatlıyı sefamızı da eksik etmezdik. Herkes bahçesindeki meyveleri sırası geldiğinde getirir ve afiyetler yerdi. Ateş yakıp üstünden atlardık sıksık. Tarla farelerini sapanla vurmaya çalışırdık. Evet biraz canice ama çocuktuk ozamanlar. İncir ağacında tarzancılık oynar, maymunlar gibi ordan oraya zıplardık. Meyve ağaçlarına rahat vermezdik. Kayısı, zerdali, kiraz, vişne, dut gibi meyvelere o kadar doyardık ki, pazardan alınan meyvelere itibar etmezdik
. Evin düz çatısında altımızdaki battaniyeye uzanır gökyüzündeki yıldızları izlerken saatlerce sohbet ederdik. Bazende hiç ses çıkarmadan öyle sessizce durardık. Bütün mahallenin kadınları bahçelerde toplanır, çaylar demlenir, gözlemeler yapılırdı. Meyve ağaçlarının dibindeki bu sohbetten biz çocuklar sadece gözleme maksadıyla faydalanırdık
Sonbaharda ekinler toplanırken ekin balyalarıyla ev yapmak, o evlerde gece gec saatlere kadar sohbet etmek vazgeçilmezimizdi. Balyalardan arda kalan ekin parçalarını toplayıp yere serer, sonra bunların üstünde karetecilik oynardık. Ayçiçekleri kuruduğunda kafalarını kesip arkasına sopayla vurup tüm çekirdekleri bir kaba doldururduk. Sonra bunları yağ tenekelerinde kavurup afiyetle yerdik. Patates ve soğanı közde kızartmaya bu mevsimde devam ederdik. İncirin en güzelleri bu mevsimde olurdu. Son kalan kara incirlerin tadı o kadar muhteşem olurdu ki kuşlar mıncıklardı hep bir kısmını. Ekmek ayvalarını yerken ağzımızdaki o kuruluğu gidermek için çeşmenin başında oturup nerdeyse her ısırığın üstüne bir avuç su içerdik. Ağaçların yaprak dökmelerini ve bu rengarenk yaprakların rüzgarda savrulmalarını saatlerce izlerdik. Kimse gocunmaz, ne yapıyoruz böyle boş boş demezdi. Mangal bu mevsimde harika olurdu. Hem istenen rüzgar mangalı harlar hem de o soğuğu hissetmememizi sağlardı. Tabi etin kokusundan tüm mahallelinin toplanması da işin bonusu olurdu
.
Kış demek bizim için kar ve soba demekti. Kar yağsın okula gidemeyelim diye dua ederdik. Sonra azda yağsa onları toplayıp kardan ev, adam hatta kadın bile yapardık
. Sonra kardan evin içine tahta sandıklardan oturaklar yapıp ateş yakardık. Yine o ateşimizde soğan ve patates kızartırdık. Kardan adamlar eriyene kadar onlara ihtimam gösterirdik sanki biz çocuk değilmişiz de onlar çocukmuş gibi. Kartopu savşalarımız hep kahkahalarla biterdi. Ya kafasına kartopu yiyen arkadaşımıza güler ya da kartopunu uzvuna yediği için kıvranana gülerdik. Damlardan uzanan buzları koparık yalardık sanki mevsim yazmış gibi. Karın en temiz yerini de pamuk şekeri yer gibi yerdik korkmadan çekinmeden. Sanırım bizim çocukluğumuzda mikrop yoktu
. Çok üşüdüğümüzde eve atardık kendimizi. Harıl harıl yandığı için kıpkırmızı olmuş sobanın yanındaki mindere kedi gibi kıvrılırdık. Sobanın üstünde fokurdayan tencereden gelen nohut veya fasulye kokusunu bidaha duymadım doğalgaza geçtiğimiz günden beri. Ozamanlar çok elektriğimiz kesilirdi. Gaz lambasıyla annemle süt annemin sobanın üstünde yaptığı gözlemelerin haddi hesabı yoktur. Kömür taşımak ne kadar zor olsa da yine sobalı günlere sırf bu yüzden bile dönmek isterim
. Kestane zamanı geldiğinde sobanın önünde sıraya geçerdik abimle önce patlayanları alıp hemen sıcakken yemek için. Bi de nohut kızartırdık biz küçükken bilmem siz bilir misiniz?
. Portakal kabuklarını sobanın üstüne koyardı annem güzel koksun diye. İs yaptığında ise kolonya dökülürdü sobanın üstüne. Hem de tütün kolonyası
).
Biz dört mevsiminde hakkını verirdik kısacası. Her şeyin tadını alır, tüketmeden onu ruhumuza işlerdik. Hafızamıza kazırdık her kareyi. Gençlik yıllarında yaşadıklarımızda farklıydı. Bizim gençliğimizde internet yoktu. Cep telefonu yoktu. Facebook, twitter vs hak getire.. Sanal değildi aşklarımız. Bir kızı sevdinizmi sözle davranışla ifade ederdiniz. Onu görmek için mahallesinde saatlerce turlardınız. Bir fırsat bulurda evden çıkıp bakkala giderse yolda iki kelime konuşayım diye. Soğuğa veya göktan boşalan yapmura aldırış etmezdiniz. İşte sırılsıklam aşk belkide buydu. Kızlarda trip yapmazdı. Feminizim bilinmezdi çünkü. Yoktu ozaman pembe diziler. Yaprak dökümündeki Ferhundesi, Neclası, Oğuzu, Şevketi tanımamıştı. Ya da Aşk-ı memnu daki Bihteri, Adnan ‘ı, Behlülü, Nihali tanımamıştılar. Bu yüzden entrika nedir bilmezdiler. Aldatmak kötü birşeydi. Şimdi ise dizide gördüklerini yaşamaya çalışıyor pekçoğu. Sevgiliniz olması için pekçok şey yapmanız gerekiyor. Sevmeniz, söylemeniz ve davranışlarınızla göstermeniz de yeterli değil. Bir de tutarsız yeni nesil. İlgi gösterirsin sıkıldım derler, göstermezsin beni sevmiyorsun olur. Ayarında ilgi yapmaya çalışırsın yine birşey eksiktir. Sen ölürsün kız için o sana bişey hissetmez. Tam tersi de olur bazen tabi. Uykusuz geceler kovalar karşılık bulunmayan aşkın pençesinde. Yıllar akıp gider. Sorun nerde peki ?
Sorun hani o tarladan topladığımız domateslerin tarlalarını satıp yerine binaları yaptırmamızda. Sorun bahçelerimize apartman dikmemizde. Sorun telefona, televizyona ve internete bağımlı olmamızda. Sorun sanallaşmamızda. Sorun hep daha fazlasını isteyen doymaz egolarımızda. Sorun hep daha iyisini arama merakımızda. Sorun kaybettiğimiz saflığımızda. Sorun imanımız, itikatımızda. Örf adetimizi yaşatamamızda. Modern, medeni olalım derken yanlış anladığımız ve algılandığımız şeylerde sorun. Sorun hürmeti, edebi, adabı unutmamızda. Atayı, anayı saymayı unutmamızda. Kalp kırmaktan, kul hakkı almaktan korkmamamızda..
Peki nasıl değişiriz? O sorun değil, basit iş o.. Önce sor kendine ve dürüstçe cevap ver; değişmek istiyormusun arkadaş ? Saf tertemiz bir aşk istiyormusun? Evetse dört aç gözlerini iyi oku. Pür dikkat kesilerek beni dinle. Diyorum ki sana 4 S kuralını uygulayacaksın tüm hayatın boyunca. Önce bunu öğreneceksin arkadaş. Sevgi, Saygı, Sadakat, Sonsuz ve ilgi. 4 S bu işte arkadaş. Bunları yapmak için önce klişelerini yıkacak, tabularını gömeceksin. Ben kadınım veya erkeğim demeyeceksin. İlişkide cinsiyet olmaz arkadaş. Cinsiyete göre görevler sorumluluklarda olmaz. Saf ve doğal olacaksın. Başkasına göre yürütmeyeceksin ilişkini. Ya da telapati ile denemeyeceksin götürmeyi. Konuşacaksın, mücadele edeceksin, kavga edeceksin yeri geldiğinde.
Sevgiyi tanımlayacaksın önce ruhuna bedenine. Sevmediğine ne olursa olsun sevdim demeyeceksin. Sevdin mi de hakkını vereceksin. Elin titremeyecek mesaj atmak için. İçinden geldiğinde davranacaksın. Gece yarısı rahatsız ederim diye korkmayacaksın. Sen sen olacaksın herşeyden önce. Kaybederim diye korkmayacaksın. Giderse gider, kendi kaybeder diyecesin. Bencil olacaksın önce, sencil değil. İçinden geldiği gibi davrandığında zaten doğan, ruhun sana sevgini nasıl ifade edeceğini gösterecek. Bu yüzden kitap okumana gerek yok, ya da film dizi vs izlemene. Çünkü ışık içinde dostum. Bilmediğin bişey yok. Doğadaki her kanun kalbine, ruhuna işlenmiş. Sen yeterki özgür bırak ve kendin ol. Onlar dışarı çıkar kendince. Sevgi anlatılmaz işte bu dediğim şekilde yaşanır. Bunu yapmazsan dizilerdeki sevgileri yaşamaya çalışan koyunlardan ne farkın kalır. Sonun onlardan farklı mı olur ?? Seni sevmiyor diye vagzeçmeyeceksin sevdiğini sevmekten. Geröek sevgi budur diye hergün söyleyeceksin kendine. Karşılıksız sevgi…
Saygı duyacak, kendine saygı duyulmasını sağlayacaksın. Nasıl mı ? bi kere karşındaki insan sana ne söylerse, ne yaparsa yapsın o nu üzecek birey söylemeyeceksin. Kul hakkı almaktan öyle korkacaksın ki bu zaten otomatik olarak hayatına girecek. Sonra küçük görmeyeceksin karşındakini. Alay etmeyeceksin davranışlarıyla ya da fikirleriyle. Toplumdayken onure edeceksin yeri geldiğinde göklere çıkaracaksın. O na duyduğun sevgiyi ve saygıyı bilecek herkes. Sahipleneceksin. İstikrarlı olacaksın. bir dediğin diğerini çürütmeyecek. Böyle yaparsan zaten zamanla saygı göreceksin. Önce iyi ve özü sözü bir insan olacaksın yani. Kendine saygn olacak herşeyden önce başka bir değişle..
Sadık olacaksın sevdiğine. Çekinmeyeceksin heryerde onunla olduğunu söylemekten. Bakmayacaksın yan gözle başka birine. İnsanların mesafeli durmasını sağlayacaksın arkadaş. Sarkmayacak kimse sana, flirt etmeyecek seninle. Aklından bile geçirmeyeceksin kimseyi. Şeytan dürtmeyecek. Besmeleyle başlayacaksın her güne. O nu sevdiğini ve mutlu olduğunu bilerek ve kendine zikrederek. Onun sana güven duymasını sağlayacaksın. Hani dedim ya istikrarlı olacaksın diye, işte bu sağlayacak güven duymasını. Zamanla alışacak sana. Bilecek ses tonundan, kaşındaki hareketten söylediklerinin doğruluğunu. Özü sözü bir olduğunda zaten sana güvenecektir. Sen de bu güveni boşa çıkarmamak için ömrünün sonuna kadar çalışacaksın arkadaş, üşünmeden, usanmadan…
Sonsuz ilgi göstereceksin. O kadar ilgileceksin ki onunla; Öyle bugün var yarın yok olmayacak. Her an kendini seninle hissedecek. Senin hissedecek. Neyi sever diye merak edeceksin. Neye güler, ağlar veya kızar bileceksin. İzleyeceksin onu her daim. Kitap gibi okuyacaksın. Film gibi izleyeceksin. su gibi içecek, hava gibi ciğerlerine çekeceksin.
Önce onu tanıyacaksın sonra kendini tanıtacaksın. Senin gözündeki onu göstereceksin zaman zaman ona. Sen de nasıl göründüğünü bilecek. Nerende nasıl yaşattığını göstereceksin. Sendeki değerini anlayana kadar durmayacaksın. Bunu anladığında da ilgini kesmeyeceksin. Hep yeni şeyler keşfedecek, keşfettireceksin arkadaş.
İşte herkes bunları yaptığında dünya o benim çocukluğumdaki yere döner. Komuşulukların, Arkadaşlıkların, Dostlukların, ilişkilerin ve aşkların da
tadı eskiye döner. O saf tertemiz ve gerçek zamandaki haline. Ozaman evimizin çelik kapıları olmaz. Kilit üstüne kilit vurulmaz kalbimize. Açık olur herkese, herşeye. Korkmayız kırılmaktan. Çünkü güveniriz karşımızdakinin aynı olduğunu bilerek. Hani o komşumuzun bir bardak kahve veya bir parça ekmek almaya geldiği ve hiç çekinmeden elimizdeki son kalanı verdiğimiz zamana döneriz. İşte ozaman yağmurdan sonra toprağın kokusunu duyarız. Kapatalım TV ları, izlemeyelim dizileri, bırakalım msn sohbetlerini, yıkalım güvensizlikleri. Hadi dönelim yüzyüze sohbete, güvenelim sözlere, inanalım insanlara. Yaşayalım doya doya sevgiyi, aşkı huzuru.
Var mısın değişmeye, 2010 da yepyeni bir insan olmaya ?
—————————————————-